Geçici vücut hazzı ile damgalanmıştır

Geçici vücut hazzı ile damgalanmıştır

Çünkü zerafet nasıl kadınlığın güzelliği ise,bağlılık ta dehasıdır (Mutlak Peşinde-Balzac)............................. - Nedir bir buse? - Biraz daha yan yana yapılan bir vaittir.Yemindir kanmayana. Bir itirafın candan bir delil bulmasıdır. Sevişmek mastarının gül pembe noktasıdır. Bir sırdır ki söylenir ağza,kulak yerine. Bir arı vızıltısındaki sonsuz bir andır. Çiçek tadında bir kavuşmadır. Kalbe nefes vermektir ve ruhu tatmaktır dudakların ucundan biraz.(Cyrano de Bergerac)

İKİ GELİNİN HATIRALARI-Mémoires de deux jeunes mariées

28/12/2009
Kategori: edebiyat

 

İki Gelinin Hatıraları iki yakın kız arkadaşın mektuplaşmalarından oluşmaktadır.Louise ve Renee romanın kahramanlarıdır.Mektuplara sığdırılan dünyaları roman olarak bize sunan Balzac eşsiz tadını herzamanki gibi her satırında hissettiriyor.Bir insanın aklı ve duygusu nezdinde tüm dünyayı  anlayabilme girişimi bu büyük yazarın cömertliğini açıklayıveriyor.Uzun ve yorucu günlerin,haftaların sonunda ortaya çıkan yüce eserleri sadece okumak kolaylık olarak görülebilir;ama her sayfayı eskittiğimizde kendimizi ruhen biraz daha çıplak hissetmemiz boş salınan duygu sarkacını mükemmel işleyen bir saate dönüştürebilir.Balzac budur.Unutulanın,eskiyenin,eksik bırakılanın hep taze olduğunu gösteren yetenekli sihirbazdır.

İlkönce Louise başlar mektubuna.Carmelite manastırından kurtulmuştur,sevinçlidir.Bunu elbette ki Renee ile paylaşacaktır.Her anı aynı geçen,bıkkın rahibelik hayatına halasının desteğiyle son veren Louise Paris’e,o bilinmezlik diyarına adım atar.Yeniden açtığı gözlerini ilk olarak karşılayan annesi,babası,en çok ta nenesinin hatıralarıdır.Manastıra gitmeden evvel çok iyi anlaştığı nenesi ölmüştür.Ama ufacık eski bir eşya bile hatıraları canlandırmaya yeter.Louise’in bu geri dönüşü yeniden keşif için kaçınılmaz durumlar sunar ona.Büyümüştür,çok farklı bir yerden gelmiştir.Eski ile yeninin farkını betimleyebilecek en uygun insandır.Annesidir ilgisini uyandıranların en önemlisi.Ayrılmadan önce annesiyle samimi olmayan ilişkisi ilk karşılaşmalarında da farklı değildir,ama düşes tatlı konuşmaktadır: “- Yavrucuğum,manastırda ölmektense burada yaşamanız elbette daha iyidir.Artık anneye,babaya körü körüne uyulan zamanlarda değiliz.”

Bu tatlı konuşmanın girişini manastır hayatından başka hayat tanımayan bu saf kız mı anlayacaktı?Elbette.Hayalgücü en büyük,kaybolmaz nimettir gök karası çatıların,kapıların ardında. Zeki Louise annesi için aklından geçirmeye başlar:  Otuz sekizine gelmiş olduğu halde bir melek kadar güzel;laciverde çalan kara gözleri,hançer gibi kirpikleri var;alnı kırışıksız,eti öyle beyaz,öyle pembe ki düzgün sürüyor sanırsın.Omuzları,göğsü göz kamaştırıyor,senin gibi fidan boylu; süt beyaz elleri emsalsiz güzel;tırnakları o kadar parlak ki güneş değince parıl parıl fildişinden bir ziynet mükemmelliğinde.Kırk yaşındayken böyle olan altmışında da böyle kalır.” Bu kraliçeye hak verir.

Babası nenesinden kalan mirası ona vermiştir;kendi gönlü ve rızasına bırakmıştır onu değerlendirmeyi.Louise’in çehresindeki gurur onu etkilemiş,güven vermiştir.Paris’in görkemli kalbine girmek kolay değildir.Yeni giysiler,ayakkabılar,kitaplar,balolarda dans edebilmeler,yemeklere konuk olmalar;kendisine kalan mirasın ilk önce değerlendirleceği;öğrencilik hayatının başlangıcının ve sonrasının temiz bir kaynağıdır.

Paris’te kibar çevrelerin şaşmaz hedefinin bu gösteri harbinde sürekli yer almak su getirmez bir gerçek olduğuna göre aile hayatının da bunun tam tersi yönde hareket etmesi o kadar gerçektir.Louise’in aile hayatı sadece öğle ve akşam yemeklerinden ibaretti ve şu konuya varmıştı: “İnsan Paris’te yaşayınca,çevresindekileri bile sevmesi adeta kahramanlık.”  Artık Louise’nin kendine çeki düzen verme zamanı gelmiştir.İlk kez bir baloya katılacaktır.Giyindi,süslendi ve kendini çok beğendi.İnce burnu,mavi gözleri,kıvrımlı narin ayakları,biraz büyük ağzı,dudakları ve rengi,dişleri...Hasılı,güzel,dilber.Saf hali,endamında yumuşak bir eksiklik ve kutsal bir hali vardır ki şöyle der: “Benimle konuşacak her erkek,sesine bir musiki vermeye mecbur olacak.”

Balodan önce Boulogne ormanında piyasaya çıkar.Erkeklerin ilgisini çekmez; ama o da erkekleri beğenmez.Giysilerindeki çirkinliği en çok şapkalarında bulur: “Şapkaya bir zerafet verebilmek bir devrim yapmaktan da zormuş.”  Erkeklerin ezik yüzlerindeki alınların ifadesi de sönüktür  “- Güzel bir alna pek az tesadüf ediliyor.”

Baloda ilgisini harikulade süslü elbiseler çeker,erkekler birkaçı dışında iyi değildir.Bir yazar dükkatini çeker ama onu beğenmez;hırslı,aldırışsız olduğunu düşünür. “Yazarlar aşık olunca bir daha yazmamalıdır,yoksa aşkları doğru değildir.Kafalarında hep sevdiklerinden üstün tuttukları bir şey vardır.”  Bu kibarlar alemi çözülmesi güç bir muammadır;annesi yetişir imdadına,öğütler:                      “- Yavrucuğum,zevkleri incelmiş kimseler yalnızca hangi şeylerden söz açılacağını değil,hangi şeylerde susulacağını da bilirler.”

Renee bu sırada ne yapıyordur?O da Louise’in mektuplarını alır almaz yazmaya koyulmuştur.Renee manastır hayatından sonra Louise’den çok farklı bir hayata başlamıştır.Chevalier de l’Estorade diye biriyle evlenecektir.Chevalier gittiği Leipzig savaşından yıllar sonra dönmüştür,Sibirya’da geçen kahır dolu yılları otuz yedi yaşındaki bu adamı elli yaşında göstermeye yetmiştir.Renee hiç tanımadığı bu adamla evlenmeyi kabul etmiş,kendini kocasına ve çocuklarına adayacağı mutlu günleri şimdiden hayal eder olmuştu. “Benim hayatımın roman tarafı sen olacaksın Louiseciğim.”  diyen Renee gelecekteki hayatının sıradanlığının farkındadır.

Louise’in Renee’ye cevabı hayretler içindeki ifadeleridir.Aşk ve hayaller  hakkında konuşmakla geçirdikleri yıllar Renee’in bu kararıyla anlamsızlığa sürüklenmiştir.Louise kader üzerine düşünmeye başlar: “Tabiatın gözle görülen yaratıları birtakım kanunlara bağlı olduğu gibi acaba kalbin yaratıları için de kanunlar mı var?Aşk,gözyaşları ile zevkleri ne nispette karıştırmalıdır?” .Aşktır aradığı, “Aşk, hiç şüphesiz ki tanrısal bir gücün göz önüne dikilmesi,bir tanrının insan biçimine girmesi gibi bir mucizedir.” İspanyolca hocası tanıdığı tek erkektir.Bu kısa boylu,çirkin,zeki adam onda bir şeyler uyandırmaktadır;ama nedir?

Renee, l’estorade diye mektupları yazmaya başlar.Louise’ye sert çıkışır: “Herkes de hayatının büyük heyecanlarla dolu muhteşem bir şey olmasını istemez ya!” Kendini savunur; “Fırtınalar elinde oyuncak olmuş zavallı bir adamı saadete inandırmak vazifesi güzel bir iştir.” Louise susar mı,siniri arkadaşına sevgisini gösterecek kadar tatlıdır: “Renee,Demek ki o ahenkli vücut;o güzel,o mağrur yüz,tabii olarak o zarif hareketler;en kıymetli meziyetlerle dolu o ruh;ruhun bir aşk pınarından içer gibi su içtiği o gözler;en leziz inceliklerle dolu o kalp;o geniş zeka,bütün o eşsiz vergiler,tabiatın da,beraber gördüğümüz terbiyenin de bütün o çabaları;tutku için,arzu için emsalsiz zenginlikler,şiirler;birer yıl değerinde saatler,bir erkeği bir tek zarif hareketin esiri edebilecek zevkler vadeden bütün o hazineler;demek ki bütün bunlar bayağı alelade bir evliliğin sıkıntıları içinde mahvolacak.”

Nikahın gayesi hayat,aşkın gayesi sadece zevktir.” diyen Renee “Vazifeye,kanuna boyun eğmeyip ancak kendi idaremize tabi olmak, bize hükmedecek kimse tanımamak...”  diye tanımladığı nikahı tatlı,asil bir şekilde Chevalier ile kararlaştırmıştır.Bu adamın samimiyetine inanmış,ümidi ve hakimiyeti için “Zevklerin her zaman tadılması elimizde olduğu hissini vermeyip de onları daima erişilmesi şüpheli diye göstermek,bütün insanların pek haklı olarak,hem de pek çok değer verdikleri gurur nazlarının yenilmesine,o tatlı sanının sürmesine hizmet etmez mi?”  diyerek saadeti yaşayacağına inanmıştır.Bu saadet aile saadetidir.Kaynağını erkekten alacaktır; Bir erkeğin saadetinin sürekli kaynağı olduğumuzu bilmek,hele o erkek bunu biliyor da aşkına minnettarlık katıyorsa,insanın ruhunda en tam aşkın kuvvetinden bile üstün bir kuvvet geliştiriyor.”

Louise ısrarla aşkı savunmaktadır,Renee’ye çıkışır: “Vazife diyor,herşeyi onunla ölçmeye kalkıyorsun;fakat yalnız zaruretlere göre hareket etmek,tanrısız bir toplumun ahlakı değil midir?Aşk ile duygunun buyruklarına uymak,kadınların gizli kanunu bu değil midir?” Renee’nin hesapçı,düzgün tavrına sinirlenir,aşk galip olmalıdır: Tutku denilen şeyin mantığı,senin mantığından da zalim olsa gerek.”  Filozofik yaklaşımları aşk içindir,sevip sevmemekte kararsız kaldığı ispanyolca hocası Henarez için: “Bir erkeği güzelliği için sevmenin çok çirkin bir şey olacağı hükmüne vardım.Aşk tanrısal bir şeydir;oysaki yüz,vücut güzelliği için sevmek,aşkın dörtte üçünü duyularda aradığımızı itiraf etmek olmaz mı?”  diye sorar ve çok bilmişçesine ekler: İnsan birini sevdimi öteki insanlara muhtaç,onları sevdiğine feda etmek için.”

Henarez aşkından kudurmuştur;ama bunu Renee’in yüzüne söyleyemeyecek kadar gururlu ve çekingendir.Mektuplar,ahh o mektuplar! Henarez’in sırdaşıdır,kendisi gibi aşk kölesidir: “Yarın olduğu gibi on yıl sonra da ,herhangi bir saatte ,bir erkekçe yapılması mümkün olmasının emredeceğiniz her şeyi,istediğiniz anda yapacak bahtiyar bir köleniz bulunacaktır.” Louise bu sese tanıdıktır,bu koku aşktan başka neyin olabilir ki? “Temiz,hakiki sade aşkta ne şeytanca bir ustalık var!Bir kadın kalbini yalın,kolay bir harekete mecbur etmek kadar büyük bir ilgi olur mu?”  Fakat Henarez’e olan sevgisini haince gizlemeye devam etmektedir.İncelik ve ihtiyatından vazgeçmeyen Henarez’i,bu yüce ruhlu erkek kalbini anlayabilmek için daha yukarılara sorular sorar: “Tanrı kalplerin içini okuyabildiği için bahtiyar mıdır acaba?”  

Renee kalbini aklı gibi yönetmeye mecbur hissetmektedir sanki,çelişkisi olduğu bellidir: “Bizim için ahlak bozukluğu,duygulara hesap karıştırmak değil midir?Tutku ancak irade dışında olmak şartıyla,her türlü bencilliğin önüne geçen ani,yüce atılmları göstermek şartıyla güzeldir;düşünmeye,akıl yürütmeye kalkan tutku bozulmuş,mayasına fesat karışmış demektir.”

Renee’nin akıl yürütmeleri manastırda eğitim görmüş bir kızı çoktan aşmıştır,hırçın sözleriyle yasacılara,medeni kanuna saldırır,kendi sözlerinde saadeti arıyordur: “Nikahı herkes için bir,aman bilmez bir ilkeye bağlamakla her evlenmeyi ötekilerine hiç benzemez bir hale getirdiler;bireyler birbirinden ne kadar ayrı ise evlenmeler de o kadar ayrıdır;herbirinin kendine özgü iç kanunları vardır.Karı ile kocanın hep başbaşa yaşadıkları bir köydeki evliliğin iç kanunları,hayatın her gün bir eğlence ile değiştiği bir şehirde kurulu ailenin kanunlarıyla bir olamaz;Paris’te bir hayat sel gibi akar,taşrada o kadar hareket yoktur,o halde Paris’teki aile ile taşra şehrindeki aile bir olur mu?”

“Ne diye toplum,kadını aileye feda etmeyi kendine en yüksek yasa bilip de böylece evlilik hayatında sinsi bir çarpışmanın doğmasını zaruri kılıyor?”

“Kanunlar hep ihtiyarların elinden çıkıyor,kadın olup da bunu farketmemeye imkan yok.O ihtiyarlar,aşksız aile sevgisinin bizleri alçaltmayacağına,bir kadını kanunun izni ile alabildikten sonra kadının da hiçbir aşk duymadan kendisini vermesi gerektiğine hükmetmişler.”

Bahtlarındaki ayrılık Renee’yi düşündürür: “Senin için fazilet zevkten doğacak.Sen ancak kendi arzunla ıstırap çekeceksin.”

“Belki de hayattan beklediğim saadet,onun bize borçlu olduğundan fazlaydı.Bizler,gençlik yaşımızda,hakikatin ille hayalimize uymasını istiyoruz!”

            

Louise ise artık Henarez ile buluşmayı göze almıştır.Evinin önündeki ıhlamur ağaçlarının altında akşam vakti onunla buluşacaktır.Bu ilk buluşmada Louise Henarez’i köşeye sıkıştırmak,bağlılığını-köleliğini- ölçmek ister.Louise’in bahçesindeki duvarlara gizli gizli çıkarak ona yanaşmak isteyen Henarez’i elbette Louise hep farketmiştir.Bu sinsi ,cesaretli yaklaşma teşebbüsleri hoşuna gitmiştir.Fakat bu gururlu aşık kendini bir gönüle teslim etmeden önce aşkın yoluna en tatlı ve aynı zamanda en acı dikenleri serpmiştir.Henarez çıktığı duvardan düşerek Louise’in namusuna leke sürebilirdi.Bu ihtiyatsızlık akşam onu buraya gelmeye mecbur etmişti.Bu budalaya çok sinirlenmiştir.Sözleri acıdır ama cilvelidir.Köleliğe çoktan razı olmuş Henarez affına sığındığı Louise’in olumlu tavrını görünce: Ben sadık bir aşığa düşeni bilirim,size sevginize layık olduğumu ispat etmem lazım,beni istediğiniz kadar denemek hakkınızdır.Umduğunuz gibi bulmazsanız beni atıverirsiniz.” Louise temkinlidir,sürekli aşk üzerine düşünür,kararsızdır;bazı sonuçlara varmaya çalışır: “Acaba her zevkimiz böyle mi olacak? Bir şeyi ümidetmek onu elde etmekten daha büyük haz mı verecek?Zenginler hakikatte bir fukara mı?”

Birkaç gün sonra gelişen olaylar Louise’in aşkını tescil eder niteliktedir.Kıskançlık bir kadının ruhunda ne büyük yangınlar çıkarmıştı.Madame de l’Espard’ın konağında Henarez’in pek memnun,kendinden ve sevildiğinden emin,serbest tavırları bu aşkın suç delilleridir.Louise katlanamaz,köpürür: Ben,bütün kadınlardan üstün bir varlık değilsem ,siz beni hayatınızın kaynağı saymıyorsanız ben o zaman kadın denmeye bile layık olamam,çünkü sadece bir kadın olurum.”  Kalp herşeyi büyütür ya,devam eder: “Muhabbetimi kaybetmek korkusuyla titremenizi istemem,çünkü bu bana bir hakaret olur;fakat tam bir güvene erip aşkınızın sonunda hiç bir kaygı duymamanızı da istemem.Siz,hiç bir zaman benden serbest olmamalısınız.Şüpheden doğan tek bir düşüncenin ruha ne kadar büyük bir işkence olduğunu bilmiyorsanız benim size onu öğretmemden korkun.”  Aşk bencildir,nasıl da sarmalamıştır Louise’yi: “Bana herkesin kinini taşıyarak,herkesin iftirasına,hakaretine uğrayarak gelin;kadınların sizi anlamadıklarını,yanınızdan geçip de sizi görmediklerini,hiçbirinin sizi sevmeyeceğini söyleyin.”

“Sizi değiştirip erkeklerin en sevimlisi,tapılmaya en layığı edivermek ancak benim elimden geliyor,bunun içindir ki zekanızın da yalnız benim olmasını,benim hükmümden sıyrılmasını isterim.”

Sonradan yazdığı bu hiddetli sözleri Louise konakta Henarez’e bir bakışıyla anlatmak istemiştir.Henarez bu sinirli bakışı görmüş;ama sebebini anlayamamıştır. “Daima sizin köleniz olarak kalacak olan” diye bitirdiği mektubunda Louise’ye cevap vermekte gecikmez.Louise’in öfkesi onun tapılası aşkını daha da kutsamıştır: “Ey beni koruyan güzel melek!Kıskançlık hiç uymayan bir nöbetçidir;nasıl acı,ağrı insanı uyandırırsa kıskançlık da aşığı uyandırır,hiç yanıltmaz.Beni size bağlayan ucu sizin elinizde olan zinciri daima gergin tutun ki bir tek hareketi en küçük arzularınızı da bana bildirsin.” Henarez bu imtihanı başarı ile geçmiştir.Louise’den evlilik onayı almıştır.Her sabah yolladığı çiçek buketlerine sonnetlerini eklemeye çoktan başlamıştır: Ay kaybetmiş o gümüş zambak beyazlığını/Ufuktan mahzun mahzun süzülüp geçiyordu./Anladım,sen almışsın göğün bezeklerini./Ayın bütün ışığı şimdi senin alnında,/Senin gözlerindedir göklerin maviliği,/ senin kirpiklerindedir yıldızların ışığı.”

Sonunda Louise evlenir.Chavalier aradağı erkektir.Aşkı ve mutluluğu göklerdedir.Renee’ye hak verir;alay ettiği için pişmandır: Meleğim alay bilmemekten gelir,insan bilmediği şeylerle alay eder.”Aşk erkeği ile güzeldir,zevk içindedir: “Sevmenin ne olduğunu bu dünyada ancak üstün erkekler bilir.” “Zevkin asıl ihtiyacı hayran olunacak tarafı,dine,törene,büyük sözlere ihtiyacı olmamasında,o kendiliğinden var,kendiliğinden herşey...”

Aşk,aşk...Bir anne için aşk nedir?Henüz çocuğu olmuş bir anne için?Renee şimdi öyledir.Hayatını çocuğuna(Armand)feda etmiştir, o derece aşıktır: Fedakarlık dedim,aşktan da büyük değil mi?O,nazların en derinidir,çünkü soyut bir haz imkanlar doyuran bir hazdır.Ey fedakarlık!Sen neticeden de üstün bir kudret değil misin?Sen,bütün dünyaların birer birer gelip geçtiği bilinmez bir merkezde,hesapsız alemler altında gizlenmiş bir tanrı değil misin?” Renee çocuğu ile yeniden doğmuştur.Çocuğun o en temel ihtiyacını (süt emişini)Louise’ye aktarırken tüm annelerin ne yüce varlık olduğunu anlarız: O küçük mahluk,bizim mememizden başka birşey bilmiyor.Onun için dünyada o parlak noktadan başka hiç bir şey yok,onu bütün kuvvetleri ile seviyor,o hayat çeşmesinden başka hiçbir şey düşünmüyor,oraya koşuyor,ancak uyumak için çekiliyor,uyanınca da hemen oraya dönüyor.Dudaklarında tarif edilmez bir aşk var;memeye yapıştıkları zaman hem acıtıyor,hem de zevk veriyorlar:acıya kadar giden bir zevk yahut zevke varan bir acı;memeden başlayıp hayatın bütün kaynaklarına kadar giden bu duyguyu sana anlatamam:sanki o merkezden binbir yol ayrılıp bütün gönlüme,bütün ruhuma zevk salıyor.Çocuk doğurmak bir şey değil;emzirmek her an yeniden doğurmak.” Annelik fevkadeliktir,allahtır: Çocuk anne memesinin her damarına nasıl bağlanıyorsa kainat da Allah’a öyle bağlanmalıdır.Allah büyük bir anne yüreğidir.” “Ana olmayan bir kadın yarım kalmış,yanlış yaratılmış bir mahluktur.”

Bu geçen aylarda Louise’nin aşkında hiçbir azalma olmaz.Paris hayatı tüm garipliğiyle,zevkleriyle ve samimiyetsizliğiyle devam etmektedir.Louise Armand’ın vaftiz annesi olmayı istemektedir ve bu bir süre sonra gerçekleşir.Louise ile Renee çok kısa süre de olsa buluşmuşlardır.Bu buluşmaları onlara hem iyi hem de kötü onlarca tahlil imkanı sunmuştur.Habersizce ayrılan Louise mektubuna kıskançlıkla başlar:Louise’in Henarez(Felipe) ile yalnız konuşmaları,Renee’nin parlaklığı,bahtiyarlığı,tazeliği,hele ki o çok tatlı,güleryüzlü Armandı onu cezbetmiş,kıskançlık,öfke ve sevinçle karışık bir duruma sokmuştur;ama bu düşüncelerinde hiçbir kötü niyet yoktur: “Seni iyice inceledim kardeşçiğim;seni inceledim demek,sana hayran oldum demek değil midir?Evet,çocukların güzel olacak,terbiyeli olacak,gönlünün ışıkları ile okşanıp şefkatinin harareti ile büyüyecek onlar.”

Renee ise Louise’in hareretli aşkını çok sertçe değerlendirir.Louise’in Felipe üzerindeki nüfuzunu,etkisini,yetkisini görünce onun sevmediğine,aşık olmadığına kanaat getirmiştir.Bu çekici,büyüleyici kadın Felipe’yi o olduğu için değil,kendisi için sevmektedir.Felipe’nin ilerde hiçbir iradesi kalmayacağını düşünerek “Bir hiç olan erkek,tüyler ürpertici bir şeydir;fakat ondan da yalın bir şey vardır ki o da hiçleştirilmiş erkektir.” diye yazar.Felipe’nin fedakarlığını gördükçe Birbirine her şeyi feda edip yeni bir fedakarlığa imkan tanımayan karı ile kocanın vay hallerine!” diye de ekler.

Louise mektubu okuyunca yataklara düşecek kadar üzülmüştür.Renee’ye çıkışır Felipe’yi belirterek: “Benim sende sadece aşkı sevdiğim doğru olabilir;ama şunu bi ki kalbimde başka hiç bir his yoktur;ancak ben seni kendi huyumca seviyorum.”Felipe Renee’nin kendini bilmez bir kadın olduğunu ve binlerce yıl daha Louise’yi sevebileceğini belirterek  iyileştirir.Renee madem ki kendini bilmez bir kadındır;yeni bir acı kanunu mırıldanır: “Sevilmek ister misiniz ?Sevmeyin.” Ama en acımasız söz bile bu iki dostun arasına giremez.Renee ikinci çocuğunu doğurmuş,üçüncüsüne hamile iken mutluluktan havalara uçmaktadır.Çocuk sevgisi onu göklerde bir yerlere yerleştirmiştir.Bir anne olarak çocuklarını o kadar seviyordur ki “ Sade bir yakanın altında,en güzel kadınınkinden de daha güzel gözüken o boyunları insan öpmeye doyamıyor; bir daha,bir daha öpmek istiyor.”  diye yazdığı cümleleri nispetten değil büyük bir sevgiden ötürü Renee’ye iletmektedir.

Çocuğu olmayan Renee kendini karanlık ve soğuk hisseder: “Çocuksuz yaratılmış bir kadın yanlış bir mahluka benziyor;biz kadınların dünyaya gelmesi anne olmak için değil mi?” .Ama başına büyük bir felaket gelmiştir;aşıkların ,aşkların en yücesi Felipe ölmüştür.Kendini suçlu hissetmektedir.Hem ona bir çocuk veremediği için hem de yersiz,sürekli kıskançlıklarıyla onu öldürdüğünü düşünmektedir.Şimdi yalnızdır: “Ya Rabbi!Senin cehenneminde bu kelimeden,yalnızlıktan daha müthiş bir şey olabilir mi?” Tanrı herkese felaketi gücüne göre verdiği için ölmemiştir belki de: “Riyasız bir aşkı,kendi seçtiğimiz bir aşkı,zevkleri hem ruhu hem de tabiatı kandıran sürekli bir aşkı,zevkleri hem ruhu hem de tabiatı kandıran sürekli bir aşkı kaybettiğimiz zaman bu kaybın ne kadar büyük olduğunu ancak biz kadınlar bilebiliriz...Gerçekten kuvvetli,gerçekten büyük erkekler,faziletleri şiire bürünen,ruhlarında yüksek bir letafet bulunan,taparcasına sevilmek için yaratılmış erkekler!Siz sakın sevmeyin,yoksa hem kadının başına hem de kendi başınıza felaket getirirsiniz.” Halen süren aşkı Allah’a kızacak kadar derindir: “Allah aşkı kıskanıyor mu?”

Zaman insana başka aşkı sunabilmek için cömert olabiliyor bazen.Aylar ve yıllar sonra Louise tekrar sevilmektedir.Her şeyini satıp belirli düzenlemeler yaptıktan sonra Paris’e yakın bir yerde ev yaptırır.Marie Gaston adlı kendinden küçük bir gençle evlenir.Onunla çok iyi anlaşmaktadır.Bu gururlu,hisli,yüce genç onu çok sevmektedir.O da sevildiğine inanmaktadır.Marie Gaston onun sevgilisidir: “Biz kadınlar için duygunun arzuyu yendiğini,bize hakim olan erkeğin henüz çekingenlikten kurtulmayıp da tam kalmasını istediğimiz noktada durduğunu görmek kadar tatlı bir şey olur mu?...Görünüşü ile oluşu arasında esrarengiz,tam bir uygunluk bulunan bir erkeğe;kimsenin veremediği,kimseden öğrenilmeyen,ancak ilk çağ sanatkarlarının elinden çıkmış heykellerin iffetle,hazla birleşmelerinde beliren letafetle doğmuş,bunu evlilik hayatının en samimi anlarında gösteren bir erkeğe;eskilerin şiirlerine koydukları,en çıplak zamanında bile ruhlar için elbisesi varmış gibi gelen tabiiliğin masumluğu ile bezenmiş bir erkeğe tesadüf etmek...”

Renee Louise’nin mektubunu defalarca okur ve onun halen çocuk olduğuna kanaat getirir;daha önceki uyarılarını dikkate almadığını söyler;şefkatten ziyade haz sevgisini öne aldığını hatta kocasının hem karısı hem de metresi olmak istediğini acımasızca vurgular.Sakin ve ihtiyatlı Renee aşkın geçiciliğini ve saadet için gerekli olan davranışları bir anne gibi,ders verir gibi anlatmaktan çekinmez: “ Aşk toplum hayatının tabii hayattan çaldığı bir şeydir;tabiatta aşk o kadar geçicidir ki toplum ne yaparsa yapsın,onun özündeki bu geçiciliğe mani olamaz,ona bir çare bulamaz... Sükut,ekmek,hava gibi yormayan şeylerin gönlümüzde bir acılık bırakması kabil değildir;çünkü onların tadı yoktur;fakat çok lezzetli şeyler arzularımızı kamçılaya kamçılaya yorar sonunda.”

Louise aşkın,çılgınlıkların,kıskançlıkların kadınıdır;değişmemiştir.Gaston’un ondan habersiz bir yerlere gitmesi, arttırdığı “acaba neden”lerle yanlış tasavvurları ve çıkarımları onu kendi isteğiyle vereme kadar götürür.Bedeninde hiç tükenmemiş olan aşkın pırıltıları mektubunun son kelimelerinde de vardır: Elveda kardeşçiğim!Seninle aşkın coşkunluklarını tanıdık ama onun zehirliğini,acılığını da tatmadık.Sen hayata akıllı,uslu gözlerle baktın.Elveda!”Artık tanrıya yaklaşırken gerçeğinin farkındadır.Tüm kadınlara armağan eder gibidir Renee’ye yazdıklarını: “Hiçbir kadın beni kendine örnek almaya kalkmasın,bedbaht olur.Benim halim apayrı bir şeydi.Dünya’da Felipelere,Gastonlara tesadüf etmek imkansızdır;bunun için toplum hayatı,evliliğin aşka dayanmasını istemekle tabiatın kanununa da uymuş oluyor.Evet,kadın zayıf bir mahluktur,nikah altına girerken iradesini kocasına feda etmelidir;buna karşılık kocasının da ona bencilliğini feda etmesi lazımdır.Kadınların bu son zamanlardaki feryatları,isyanları,iddiaları hep birer budalalıktır;bu yüzden birçok filozofların bize çocuk demekte yerden göğe kadar hakları vardır.”

Balzac Louise’in bu son cümleleriyle mektuplara son verir.Kitap tamamlanır.Bir kalemde kestirip atılamayan duyguların söz sahibi Balzac’ın iki farklı kadının bu kadar kişisel duygularını anlatmaya girişmesi bile büyük bir cesaret iken analizlerinde ortaya çıkan harikulade ifadelerin kadınlık gerçeğiyle örtüştüğünü düşünerek her zaman hakettiği gönül tahtlarında kraliçelerin,matmazellerin,madamların,düşeslerin aşk için parlattığı bir cümlenin kendisi gibi ışıldadığını;hele ki fiziki ve ruhsal olarak insanı bütünüyle kucaklayan bu insanın yüceleştiği makamının ufak mürekkep damlalarıyla oluştuğunu görmek apayrı bir zarafet ve gurur örneğidir kanımca.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Song to the siren

8/10/2009
Kategori: edebiyat



Serptiniz toprağı ölülere,her gece üstünüzü örter gibi yalancıktan ölür gibi.Titremez yumruğun,öyle zayıfsın işte.Bir gözyaşı saklarsın,esirgersin.Hep sıkarsın boğazını,düğümlersin.Öldürürsün kendini.
Sözde; dağlar ufalanır,sözde;bulutlar okşanır.Hep sözde kalır hayat.Yok gerçeği hayalin,öyle olmalı zaten.Bir kez göze alır mı ağaç kışın açmayı?Öylesine kazınsa bedenleri gözyaşı dökerler mi?Yalan olsun gerçeği örtecek kadar baharları.

Sessizlik andı ölülerin,
Fısıltılarına uzak canlıların,
Ruhlar ruhlar...
Defalarca ruhlar
Konuşmak halen günah ölse de insan
Bozmayız yeminleri
Ağızlarında bal damlası
Zehirlisiniz,
Çünkü hiç ölmediniz...

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bilmeden gitti

30/8/2009
Kategori: edebiyat


Durulmaya müsait olmayan yapısı güneşin diz çöküşünü hatırlattı ona.Kışa olan kızgınlığı soğukluğundan çok esirgeyen halindendi ona göre.

Eskiden hep eskiden patlardı volkanlar.Yanardı dağlar, yanardağ olurdu.Hepsi masal mıydı bunların?Yoksa hakikaten de patlayan dağlar var mıydı?Çocukluğa hayaller yakışırmış; büyürken nasıl olsa unutulacaktır herşey.Kandırın kendinizi ,dünyayı.Kurtuluşu milyonlar değil kıvrımları getirir beyninizin.Maviye boyadıklarına bakmayın gökyüzünü;ağlarken görmediniz onu.Siz verin sevgiliye adını,tadını,öpüşünü.Herşeyi taşır insan;küfür gibi olsa da hayat lezzetine tanıklık eden olmuştur.İnanın buna.Andır,odur,tattır.Arasıra üflenir tozuna kitapların ama hiç biter mi hazzı altı çizili cümlelerin?

Yüreğine güvenmiyormuş.Ezilmiş,sinmiş,hastalığa bulaşmış.Doruklara tersten bakmış.Suya yalancı demiş.Tutamamış anı.Ne kadar aldanırsa o kadarını istedim halbuki ondan.Çok tasavvur gerçeği kışkırtır dedim.İnanmadı.Daha şimdi boyuyor geceleri,gökyüzünü.Geç değil ,erken değil  ve derken sadece andı ve birden boşandı yağmur, rengi ne güzeldi gecenin.

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Elephant Man-Fil Adam

7/6/2009
Kategori: sinema



I am not an animal, I am not an animal;I am a human,I am a man” diye haykırıyordu Fil adam insanların hayret,nefret ve korku dolu suratlarına karşı.Yorgunluk hayatın ta kendisi olduğunda bağırışlar kulaklardan çok yüreklere hükmeder.İnsanlık aciz kulllarda hep bir daha fazla anlam kazanır.Sahipsizliğe rağmen halen bir ahlak ve gurur savaşı var ise anlatabilme derdine sahip çıkılır.Fil adamların yüreğiyle aynalara cesaretle bakılmaya başlanır.

            Bir insanın şeref ve haysiyetine katkı sunan kimi davranışları olur.Bir çocuğa masal anlatmak,birine yardım etmek,keyifli sohbetlerde bulunmak gibi hepimizin tanıdık olduğu davranışlar hayatı süsler,ondan zevk almamızı sağlar; bunun yanında sıradanlığı aşıp başkalarını imrendirecek,bir değer oluşturup duygu ve düşüncelerimizin o ana kadarki sabitliğini aşındıran sanatçı yaratımları da vardır.Birden karşımıza çıkınca tökezlediğimiz ama anladıkça,hissettikçe,düşündükçe baş ucumuzda,beynimizde beslediğimiz güzel eserler ve sahipleri; hayatın daha parlak ve cezbedilebilir kısmına denk gelen taraflarıdır.David Lynch böyle değerleri kendi altyapısına çok önceden yedirdiği için onunla daha sonraki karşılaşmalarda herhangi bir anlamamazlık ve anlayışsızlık göstermek eski defterleri karıştırınca giderilebilir. “Fil adam” eski defterlerinin en tozlu yani en kutsal olanıdır.Lynch’in sürrealist bünyesinin çok ama çok küçük kısmının ışıltılarını bulabileceğimiz bu filmi onun tepetaklak konu anlatma anlayışının yanından geçmese de siyah beyaz görüntülere tamı tamına işleyen hikayesi sinemaya hakkını verir.Şeref ve haysiyetiyle çoğu insanın namusunu kurtarır.

            Filler altında ezilen bir kadıncağız ve bu acının malesef çok kötü bir şekilde vücut bulduğu John Merrick(John Hurt) yani fil adam hikayenin kahramanıdır;kahramandır.Vücudunun yüzde doksanı tümörlerle ve deformasyonlarla kaplı,sağ eli sakat,sırt üstü yatamayan bir insandır fil adam.Fil adamla tanışmamız biraz gecikir filmde.Fil adam bir merak konusudur seyirciler için.Ucubelerin teşhir edildiği bir mekanda Anthony Hopkins(Doktor Frederic Trevves)’in gergin ve meraklı surat ifadesi bize eşlik eden ilk ruh halidir filmde.Ucubeleri gördükçe kendinden geçen,gülen,ağlayan insanlar etrafta dolanmaktadır.Bir perde arkasında gizlenen fil adam ise en çok merak edilendir.Bir canavar olduğundan bahsedilmektedir,başkalarına acımasız sahibi tarafından gösterilmesi yasaklanmıştır..Doktor bir çocuğun yardımıyla bir kaç gün sonra fil adamı görme şansı yakalar.Doktor türlü türlü zor ameliyatlarda bulunmuş olmasına rağmen bu ilk karşılaşmada hayretler içerisinde kalır.Bir hayvana komutlar verir gibi yönlendirilen fil adam doktoru şaşkınlık içerisinde bırakır,onu ağlatır.Seyirci de bu şaşkınlıktan nasibini almıştır.Çünkü böyle bir yaratıkla daha önce kimse karşılaşmamıştır ve bu farklılık filmde gelişen tüm olayların ana konusudur.

            Fil adam daha sonraları doktor tarafından hastahanede korunma altına alınır.Başka doktorların önüne değişik bir örnek olarak sunulur.Ünü yayılır,gazetelerde yer almaya başlar,burjuvazi onunla tanışmak için hastaneye gelmeye başlar.Bu olaylar zincirinde fil adamı daha yakından tanımaya başlarız.Değişik duygular içerisine gireriz.Çünkü Hem fil adamın içinde bulunduğu durum hem de insanların ona olan yaklaşımı güzel tespitler için beyinlerimize ve yüreklerimize sorular sormaya başlar.Fil adama doktor ve yüksek sosyete tarafından gösterilen sevginin nedeni ilk başta kafamızı kurcalayandır.Lynch mesafeli yaklaşımını çok güzel göstermiştir.Doktorun gece kendi kendisini fil adamı vahşice pazarlayan sahibiyle karşılaştırması filmin önemli sahnelerinden biridir.Bir insanın zayıflığı üzerinden kazanç sağlıyor muyum yoksa sağlamıyor muyum? Bir tarafta alt sınıfın eğitimsiz, kaba mensubu diğer tarafta ise eğitimli,statü sahibi bir doktor;ama vicdana seslenen derin bir soru.Bu sezgiyi ve sorguyuı paylaşan baş hemşire de aynı suali doktorun suratına vurur ve içindeki çelişkiyi belirtir.Fil adam ise mutludur;çünkü ömründe görmediği davranışları,iyiliği ve nezaketi bulmuştur.Başka insanlar kendileriyle çelişirken o mutluluk konusunda en az çektiği acılar kadar dürüsttür.Doktorun evinde doktorun eşiyle olan diyaloğu çok sarsıcıdır. “Ben annem için bir düş kırıklığıyım,ama belki beni bu güzel arkadaşlarımla görseydi beni bu halimle severdi.İyi olmayı çok denedim.”diye konuşur.Fil adamın içinde bulunduğu duruma rağmen bu kadar alçakgönüllü konuşması duygusallığın doruk noktasıdır.Hiç bir zaman için acıma dilemeyen bu düşkün insan sadece dürüst ve gururludur.Doktora “ Acaba beni iyilieştirebilir misiniz?” diye sorduğunda aldığı “hayır” cevabına rağmen dik duruşu hayatta kanaat getirebileceği normal bir acıdır belki de.

Fil adamın hayatındaki bu kısa ama güzel mutluluk anları çoğu zaman kesintiye uğrar.İnsanların farklı olana yaklaşımı neden acımasızlıktır?Kendisinden daha güçsüz ve farklı olanı sömürmenin kolaylığı bayağı bir insanın mutluluk ve eğlence kaynağıdır.Fil adam çuvaldan maskesiyle aksak aksak dolaşırken insanların ona bakışı toplum üzerinde bazı genel kanılara varmamıza da yardımcı olur.Toplum farklıyı va ya yeniyi hep düşmanca görür.Farklıyı kabullenmek korkuyu da beraberinde getirir,farklının mevcut yapıyı bozabileceği,ona zarar verebileceği korkusu şiddet gibi kolay bir yoldan rahatlıkla çözülebilir.Farklının yanlışlıka yaptığı herhangi küçük bir hata(fil adamın kaçarken küçük kıza çarpıp onu düşürmesi) abartılıp onu sindirmek için çok güzel bir nedene dönüştürülebilir.Filmde çocukların aldığı rol de hep bu aşağılanmayı destekleyen yöndedir.Çocukluğun cahilliğiyle büyüklerin zevklerine hizmet kolaylaşır.Çünkü çocuk büyüğe inanır ve çocukların biriyle alay etmesi büyükleri kışkırtır.

            Fil adamın  yaşam direncinde incilin payı da büyüktür.İncilden bölümler okuyarak ve ezberleyerek ruhunu sağlam tutmuştur.Yalnız ve sahipsiz bir insanın sığınabileceği en uygun yerlerden biridir din.Mrs.Kendal(Anne Bancroft)’ın tiyatro kitapları da onun duygusal dünyasına uygun gelir.Penceresinden sadece kulelerin tepesini gördüğü katedralin tümünü kendi hayal gücüne göre maketle inşa eder fil adam. Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi’nin ilk cümlesi dökülür sanki ağzından:“Şimdi olduğu gibi çocukken de pek canımın kıymetini bilirdim”.Artık hayat son noktayı koymaya yaklaşmıştır daha doğrusu fil adam son noktayı koyacaktır.Ölümüne en büyük değeri katacaktır,insan gibi ölecektir.Sırt üstü yatacağı zaman öleceğini bilen fil adam duvarda mışıl mışıl uyuyan çocuğun resmine bakarak uyumaya ilk defa insan gibi uyumaya insan gibi ölmeye adımını atmıştır.Kıymetini bilmiş ve bulmuştur hayatın.Rüyalarında ise güzeller güzeli annesi “hiç bir şey ölmez” diye ona bu dünyanın en güzel ninnisini söylemektedir şimdi.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

gecikmeden bir bahar hissiyatı

4/5/2009
Kategori: edebiyat



Ama o kadar da hızlı değildi rüzgar.Bir şeylere yetişme telaşı aşıkların heyecanlı adımlarıyla uyum içindedir.Rüzgarın utanç yaşaması savurmakla bitiremediği bulutlarda saklıdır.Bulutları betimleyen sevinçli bir yürek bulutların yumuşak bedeninde bulur bir anlamı.Işıması çok hayret olmayacaksa güneşin,gölgelerde biriken tesellilerdir mutluluk.
     Çok çok zora indirgenir hayat temeline sevgi serpilmişse insanın.Taşıma yükümlülüğüyle ve anlatamama sıkıntısyla aşkı belki geceler gizler gölgeler övülürse bir yazıda.Kendi karanlığımda gördüklerim ne sonsuz.Yıldızlar düştükçe çoğalıyor sanki gökyüzünde.İnsan gibiler.Kalbe bir çizik daha ne kadar sıkı kavratıyor kalemi.Düştükçe,yazdıkça çoğalıyor insan.Parçalarını toplamak hep defterlere kalıyor.Bir anıyı seyretmek neden acı veriyor?

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Gülümsetir irkilen

10/2/2009
Kategori: edebiyat



    Yüreği yanmadan ateşe üfleyenler gerçek anlamını yaşar hayatın.Kül gözyaşı olur mecaza tapanlarda o göllerin başında salınan ağaçlar yandığında.Yürekler taşınmak için lazım olduğunda kavratabiliyorsa tüm ağırlığını vücuda nazik cümledeki kelime hassasiyeti ellerin vasfıdır artık.Uykuya nasip olmayan rüya gecenin kaybıdır,gözler kapandıkça vardır onun adı;yoksa uyanmaz mıydı ölüler gündüzleri? Kafadan çıkan sesin derin musikisini yüreğe dinletebilmeli insanoğlu. Karmaşayı okşadıkça büyütmeli erkekliğini.Sonra tarifi olunca acıların birleşir parçaları yüreğin.Sıcak nefes ile buğulanır donmuş beyinleri;silmesi kolay olur sabitin ahlakını.
     Tanımlayandır sürekli değiştiren dünyayı;çehresinde makyajı silinen sahiller gibi alışkın dalgalara sevdirmiştir tokadını.Kendi çişimizle başkalarının bokunu kazırken umumi hayatların tasarrufuna kendi adımızı yazdırırız;yağmurun öptüğü taze toprakta anaların rahminden en parlak inci tanesi olarak doğarız.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı